"kapaticaksin" bu türk dili ve edebiyatı bölümlerini
kimsenin ruhu duymaz!...
ve hiç de eksikliği hissedilmez! ...
bu bölümler hantallaşmıştır…
statikleşmiştir…
tek tipleşmeye doğru gitmiştir…
kendini yenileyememiş tir…
sosyal gelişimin gerisinde kalmıştır…
hayata uyum sağlayamamıştır…
bilgi üretmeyi değil, bilgi aktarmayı ve tekrarlamayı fetiş hâline getirmiştir…
"kapatıcaksın" ve yeniden "kurucaksın"…
evet, "kapatıcaksın" bu bölümleri!… belki, sâdece o sene üniversite tercihi yapacak adaylar fark ederler listede böyle bir bölüm olmadığını ve onlar da, başka bölümlerden birini tercih edip bir süre sonra unuturlar tercih kılavuzunda türk dili ve edebiyatı bölümünün olmadığını.
üç-beş yüz kelimelik dünyasında, amatör bir edebiyat heyecanı duyan liseli gencin, tüm hayallerinin yıkıldığı bir bölümdür bu bölümler.
edebiyat heyecanıyla gelen çocuğa, dayarlar "ek-kök"leri; bulmacamsı aruz ve edebî sanatları… sorgulatmadan, beynini iğdiş ede ede edebiyat tarihi ezberletilir; hece saymakla şiir atmosferinin yaşanacağı öğretilmeye çalışılır. "aha bi motif daha buldum!..." havasıyla güyâ masal ve destan öğretilir.
aruz ve edebî sanatların fonksiyonları üzerinde durulmaz; bunların şiire kattığı tartışılmaz; ancak "buldum!... buldum!..." arşimetçiliği yaptırmak bir marifet sayılır. tabiî, genç de bulmacaya dönüştürülen klâsik edebiyata bir türlü nüfuz edemez.
ara not, yani "istitrâd": talim terbiye kurulu başkanlığı da yapmış olan merhum ömer okutan ağabey anlatmıştı. müfettişliği esnasında, bir sınıfta İstiklal marşı işleniyormuş. öğretmen, "İstiklal marşı aruzla yazılmıştır" diyerek şiirin veznini buldurmaya çalışmış önce. veznin özelliğinden kaynaklanan farkları çözemeyince, "yok, hece ile yazılmıştır." deyip hecesini saydırmış ama bakmış ki, bazı mısralarda bir hece eksik (gene vezninin özelliğinden kaynaklanır bu farklılık. şimdi ayrıntıya girip burayı dersliğe çevirmeyelim. ) "yok, yok, İstiklal marşı serbest vezinle yazılmıştır." demiş. ömer ağabey, öğretmene mezun olduğu fakülteyi sormuş; öğrenince de, o fakültenin dekanlığını da yapan ve edebiyat camiasında meşhur olan hocaya, "sizin öğrenciniz, İstiklal marşı'nın serbest vezinle yazıldığını söylüyor." diye bir mektup yazmış.
bazen de, en beşerî, en sıradan ve hatta (ayıptır söylemesi) ne müstehcen bir beyitten bile ne âyetler, ne hadisler, ne vahdet-i vücut anlayışı, ne tasavvufî anlamlar ve ilâhî neticeler çıkarılır bir bilseniz; gülmekten ölürsünüz… ve bunu yapan hocaların şapkadan tavşan çıkarmaları karşısında şapkanızı çıkarırsınız.
dil derslerinde, iki üç saatte öğretilecek konuların bir yarıyıla yayılarak öğrencilere nasıl gınâ getirtildiğini görseniz yürekleriniz parçalanır. ek ve kök dünyasına dalan öğrenci, bir süre sonra doğru dürüst cümle kuramaz olur; çünkü aklı köklerde ve "takı"larda takılı kalmıştır.
öğrenciler, geçmiş dönemlerde yazılan eserlerde "öz insan"ı bir türlü yakalayamazlar; hep o metnin yazıldığı dönemin olaylarına hapsolur kalırlar. güncel edebiyata ise hiç gelinmez; tam gelinecektir ki fakülte biter. öğrenci de, edebiyatı hep geçmişte yapılan bir şey zannederek mezun olur gider.
bu bölümden mezun olan öğrenciler, nazım hikmet'i, necip fazıl'ı, arif nihat asya'yı, attila İlhan'ı, ece ayhan'ı, sezai karakoç'u, behcet necatigil'i hep kendi gayretleriyle öğrenirler. çünkü çoğu bölümde bunlar okutulmaz. güncel romancılar ve hikâyecilerin âkıbetleri de aynıdır. ben iddia ediyorum; hiçbir bölümde, öğrencilere oğuz atay'ın tutunamayanlar'ı, rasim özdenören'in gül yetiştiren adam'ı, emine işınsu'nun küçük dünya'sı okutulup tartıştırılmamıştır.
İçlerinden bir kaçı, şiirler, hikâyeler yazmaya kalkar. korka korka hocalarına gösterme gafletinde bulunurlar. hocaları da, "bunlar hikâyeden işler. asıl işiniz, ekler köklerdir. git, yapım eki nedir, çekim eki nedir; onlarla uğraş!..." veya "bunlar artizlik; bunlar yerine git fuzulî'nin hayatını, edebî şahsiyetini ve eserlerini öğren!... sınavda, yazdığın şiirler ve hikâyeler sorulmayacak! ..." diyerek gençlerin heveslerini kursaklarında bırakırlar. bu yüzden, yahya kemal, ahmet hamdi tanpınar ve behcet necatigil gibi birkaç isim dışında, ciddî ve gündem oluşturacak şekilde edebî eserler veren biri çıkmamıştır bu bölümlerden. edebî eser yazan çıkmamıştır da nitelikli edebiyat eleştirmenleri çıkmış mıdır peki?... o da yok!...
bu bölümler, bugüne kadar, terim üretmek yerine, ya osmanlıdan veya batı'dan terimler aktararak vaziyeti kurtarmışladır. ezber bozdukları için; beyefendi ve hanımefendilerin yeni şeyler öğrenmek üzere gayret sarf etmelerine yol açtıkları için, yeni terimler üretenlere pek hoş gözle bakmazlar; yükselme jürilerinde ıhtırmak için diş bilerler.
dikkat ederseniz, edebiyat dünyasına hâkim olanların çoğu edebiyat bölümlerinden mezun değildir. nasıl çıksın ki?... bu bölümler, edebiyat zevkini geliştirmek yerine, dumura uğratmaya ayarlanmış gibiler sanki.
bu bölümlerin, başta zihniyet ve dersler olmak üzere, tepeden tırnağa yenilenmesi ve çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi şarttır.
şimdi buraya, "elbette bütün hocalar böyle değil; içlerinde iyileri de var." yazacağım ve siz bunu gelecek saldırılara karşı bir rüşvet-i kelâm olarak göreceksiniz ve "yok canım, herkes demedim ki, sen onlar gibi değilsin." demek için öyle yazığımı zannedeceksiniz değil mi? hiç merak etmeyin; kimsenin gıkı çıkmayacak bu yazdıklarıma.
nerden mi biliyorum?
gazeteci-yazar-şâ ir ve dahi bir çok şey özdemir İnce, 1 ağustos 2007 tarihli hürriyet'teki köşesinde, "1933 reformunun bir hatası vardı: İlerde gericiliğin kalesi olacak olan türkoloji bölümü'ne fuat köprülü'nün hatırına pek dokunmamıştı. orada kalan virüs bütün türkiye'yi hasta edecekti." diye yazmıştı da, kimsenin, hatta isim zikrederek alenî bir şekilde hedef aldığı bölümün bile gıkı çıkmamıştı; benim yazığıma mı gıkları çıkacak?...
İşte size bu bölümlerin mevcut halleriyle bir işe yarayıp yaramadıklarının ölçülmesi: bu yazımdan sonra, bu câmiadan gelecek tepkiler olursa ve hatta aforoz edilirsem yanılıyorum; gelmezse haklıyım demektir.
denemesi bedava!...
"muğla üniversitesi fen-edebiyat fakültesi türk dili ve edebiyatı bölümü'nde, eski türk edebiyatı anabilim dalı öğretim üyesi olarak görevli prof. dr. namık açıkgöz'ün 15 mayıs 2008 tarihinde boyuthaber'de yayınlanan yazısıdır."